29 Mayıs 2012 Salı

Yetenek üzerine...


Cesaretin ve deliliğin bileşkesi “yetenek”tir. İstediğin gibi yaşayacak kadar cesur; ve insanların dinleyip dinlemeyeceğini önemsemeden, yapmak istediğini sadece kendin için yapacak kadar deliysen, “yeteneklisin” demektir…

            Eğer inanıyorsan kendine, umursama “diğerleri”nin ne dediğini,korkma “anybody” olmaktan.

Anlaşılmamaktan ve eleştirilmekten şikayet etme. Seni az sayıda insanın anlaması, olsa olsa yeteneğinin bir sonucudur. Çünkü çok fazla takdir edilen hep piyasaya düşer.

Eleştirilmek ise büyük yeteneklere verilen en büyük armağandır. Olumlu eleştiri takip edildiklerini, olumsuz eleştiri ise nadide ve zor anlaşılır olduklarının ispatıdır.

Ve şunu unutma…Eskiden büyük yetenekler tren istasyonlarında zatürreden hayatlarını kaybederlerdi, ama şimdi 27 yıl yaşıyorlar. 27’yi geçtiysen ortaya çıkmamış yeteneğinden şüphe etmenin vakti gelmiş sayın okuyucu. Ben mi? En ufak bir fikrim yok! Henüz 21 yaşımdayım… 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Endişenin bedeli


İnsan akıllı bir varlık mıdır söylenildiği gibi; yoksa endişeler silsilesi içinde kaybolmaya müsait bir aptal mıdır?!

            Bence insan, sürekli endişelenmekten, hayatını değersiz hale getiren bir aptaldır.

            Eğer objektif olarak bakabilme yetisine sahipseniz, farkedeceksiniz ki, endişe duyduğunuz herşey bir süre sonra,sizin tahmin ettiğinizden daha kolay bir şekilde çözülmüşken; asıl kaybettikleriniz, siz endişelenirken akıp giden birbirinden güzel anlarınızdır… 

            Yaşam bir kum saatinden ibarettir. Ve sizin asıl değer verdikleriniz küçük kum taneleriniz olmazsa,sonsuzluğa giderken söyleyeceğiniz tek şey “ama daha çok erken” olacaktır…

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kıskançlık üzerine...


Tehlikelidir kıskançlık, insanın zihnindeki aç gözlülüğün kalbine yansımasıdır…

            Kıskanç insan sanır ki, görünmez gözlerindeki öfkesi ve pişmanlıkları. O kadar körleşmiştir ki iradesi, yaptığı hatalarının bir gününe değil, her gününe mal olduğunu fark ettikçe, öfkesini “elde edenlere” yöneltir, yalnız kaldığını farketmeden…

            Bir süre sonra kendisi bile fark edemez hale gelir, ne kadar değiştiğini. “Uzun ve yorucu maraton” da sonuca odaklanır, aslında kimsenin birinci olamayacağını ve her zaman bazılarından önde ve bazılarından geride olacağımızı göz ardı ederken…

            Bir süre sonra ise,hiç bir güzelliği ve hiç bir fırsatı takdir etmemeye başlar. Çünkü onu kendisine sunulanlardan çok, üçüncü kişilere sunulanlar ilgilendirmeye başlamıştur. Ve bu, kısa süre içerisinde tüm ruhunu etkileyecek olan tümörün ilk belirtisidir.

            Kısacası;takdir etmeyi bilmeli insan…Kıskançlığının kanına karışıp, öfkesinin promilini yükseltmesine izin vermemeli. Çünkü emin olun, içinizde durduğu gibi durmaz! 

18 Mayıs 2012 Cuma

Başlangıç üzerine...


Korkar insan “başlangıç”tan. Çünkü bilir yaptığı adaletsizliklerin yakasını bırakmayacağını…

            Bütün yaptıklarının farkında olmasına rağmen, her zaman masum olduğunu iddia eder. Çünkü o hiç bir zaman adaletsiz davranmamış ve hep dua etmiştir. Bu nedenle “en güzel bahçe”de, ona da bir yer “mutlaka” vardır.

            Böylece, yüreği adaletsizlikler diyarı olan insan, “evrenin en büyük adalet mercii”nden merhamet dilenir. Yaşarken köşe bucak kaçtığı büyük çelişkisi, yeni hayatına başladığında karşısına çıkmasın diye… 

            Merhamet dilenirken bile düşüncesiz ve içten pazarlıklıdır insan. Hayatı boyunca sebep olduğu sorunlardan ve felaketlerden haberdar değilmiş gibi, “adaletin tek sahibi”nden “küçük”, güzel bir bahçe ister. Her zamanki gibi, korktuğu için, kanaatkar ve saygılıdır bunları isterken…

            Sadece kendi değer yargılarına göre yaşayan insan korkmaz “kaçınılmaz başlangıç”tan. Çünkü ne yaşayacağı belli değildir, ve o bilir ki, kendi değer yargılarından başka fikirlere kapılmadan yaşayıp, felaketlere alet olmadığı sürece her yer huzurlu ve güzel kokan bir bahçe olacaktır… 

17 Mayıs 2012 Perşembe

Prensip meselesi


İnsanların hayatlarını, bir noktada sahip olduklarını iddia ettikleri prensipleri yönetir. Kimi bunlara gerçekten sahipken, kimileri ise kendi ayıpladıkları yanlarını başkalarına lanse etmemek için bir görünmezlik pelerini gibi kullanır prensipleri… Ne kadarı görünür, ne kadarı görünmez tartışılır. Ancak benim dikkatimi çeken insanların dürüstlük konusunda ne kadar takıntılı olduklarıdır.

         Çoğu insan resmin bütününde dürüst olmayı seçmeyip, küçük ayrıntılarda dürüst olmaya çalışarak kolaycılığa kaçmaktadır. Ayrıntıların çok şey gizlediği doğrudur, ancak onlar da resmin bütününü oluşturmak için bir araya gelen küçük parçalardır ve küçük doğruların bileşkesi bazen kocaman bir yalan olabilmektedir…

         İnsan ilişkilerinde güvenin ve dürüstlüğün etkisi yadsınamaz, ancak asıl tehlikeli olan başkalarını kandırmamak uğruna kendimizi kandırmamızda yatar.

         Seni bilmem sayın okuyucu, ama ben yalan söylediğimi saklayacak kadar dürüst, dürüst olduğumu iddia edecek kadar da yalancı değilim… 

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Doymanın,öğrenmenin ve anlamanın hiyerarşisi...


İnsan,zihnini açabilmelidir engin bilgilere,yeni bir şeyler öğrenmenin tadına varabilmelidir;daha da önemlisi,bunu sürekli hale getirebilmelidir. Peki neden bu yaşam tarzına ve dünya görüşüne herkes sahip olamamaktadır?

         Gözlemlediğim kadarıyla,insanın yeni birşeyler öğrenmeye hazır olması, doymasıyla ilgilidir. Ancak her açıdan kendini tatmin etmiş olan insanlar düşüncelerine odaklanabilir.

Her an aklında başka maddi hedeflere ulaşmak olanların,ve bu hedefler uğruna aç bırakılanların kendilerine yönelme şansları azdır.

Bu nedenle en şanslı olanlar,kuşkusuz,kendi yağında kavrulup,kendilerine Tanrı tarafından mükemmel dengeyi anlayabilme yetisi verilenlerdir…

Çünkü sadece onlar evrenin sonsuz kütüphanesinden bir kitap seçebileceklerdir; ve doyduğunda dünya sofrasından kalkmayı bilmeyen insanlar ise çağın vebası olan obeziteye yakalanıp,Tanrı’nın kefelerinde sıfıra eşit olacak keselerini daha da ağırlaştırmanın yollarını arayacaklardır… 

Mutluluk...


Çok nadir bir duygudur mutluluk, insanı çoşkulu ve ani hazlara değil,zarif ve uzun soluklu doygunluklara götürür.Beraberinde de huzuru ve sevgiyi getirir…

         Kolay değildir bütün hücrelerinde dinginliği, huzuru ve yeterlilik duygusunu hissetmek… Çünkü insan rahat vermez kendisine çoğu zaman, hayatın getirdiği bir takım endişelerin yanında,zaman zaman sıralamasının değiştiği bu büyük yarışta geriye düşmenin kendisinde yarattığı hazımsızlığın,benliğini ele geçirmesine izin verir… Bu da mutsuzluğun,hiç kuşkusuz,tetikleyicisidir…

         Pollyanna olmanın insanı aptallaştırdığını düşünmekle birlikte; “insanın sahip olduklarının kendisini mutlu etmesine izin vermesi,ve daha fazlasını arzulaması” düşüncesinin, mutluluğun anahtarı olduğuna inanıyorum.
 
         Sahip olduklarının kendisini mutlu etmesine izin vermeyen insanların,bu büyük yarışı göremeyecek kadar sorunlarına yoğunlaşmış ve kıskançlık duygusunun hücrelerine sinmesine izin vermiş olduklarını düşünüyorum.

         Baz Luhrmann’ın Sunscreen’de söylediği gibi…  Zamanınızı kıskançlıkla harcamayın,bazen ileride bazen de geride kalırsınız,yarış uzun ve sonunda sadece kendinizlesiniz…

       Kendinizi diğer canlılardan üstün görmemek şartıyla,sahip olduklarınızın sizi biraz olsun rahatlatmasına ve şımartmasına izin verin… Yoksa bir gün,hayatın size verilmiş bir armağan olduğunu unutur ve onu içi boş,geçmek bilmeyen yıllardan ibaret olmakla suçlarsınız…